Detay

Düşler sahnesi rakipsiz kaldı

13 Ağustos 2021 Cuma 15:35 - Son Güncelleme 13 Ağustos 2021 Cuma 17:59  |  Kaynak : TRT SPOR

Yeni hikayeler, yeni hedefler, yeni mücadeleler… Son yıllarda yeniden futbolun zirvesine yerleşen Ada’da yeni sezon, dünyanın rakipsiz cazibe merkezi olarak açılıyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde sahaya yansıyan rekabet, Avrupa’yı domine eden ancak istikrarı koruyamayan İngiliz kulüpleri, Heysel ve Hillsborough sonrası 1992’de yeniden başlayan bir macera...

‘Büyük Beşli’nin en iyisi olduğu fikri, futbol sohbetlerini koca bir ağacın gölgesine alır gibi kaplarken karşıt düşüncelerin miktarı da azımsanamazdı.

Ancak İngiltere’de futbolun kaderi 2016 yılında değişti.

Tarih boyunca temposu ve seyir zevkinin yanında pazarlama yöntemleriyle, ‘futbolun beşiği’ iddiasını destekleyecek kalite standartlarını oturtan Ada futbolu bir süredir zirveden uzak kalmıştı.

2010’ların başında futbolun kalbi İspanya’da atıyordu. Tiki-taka’nın yükselişi, dünyanın gördüğü en iyi takım olarak adlandırılan Barcelona ile onları tahtından etmek için her şeyi yapan Real Madrid’in kapışması, Messi-Ronaldo ve Guardiola-Mourinho rekabetleri İspanyol futboluna ilgiyi artırıyordu.

Bu patlama, milli takım ile arka arkaya üç şampiyonluk getirmiş ve kulüpler adına günümüze dek devam edecek bir Avrupa kültürü sağlamıştı. Chelsea’nin 2012 mucizesi sonrası her anlamda geçmişini arayan İngilizler bu çıtadan uzak kalmıştı.

Leicester City’nin şampiyonluğu belki de milat oldu. Bu zafer, spor hikayelerinin peşinden gitmeyi seven İngilizler adına fırsat niteliği taşıdığı kadar büyük bir alarmdı aynı zamanda… Son yılların en düşük şampiyonluk puanı yakalanmış, ligin lokomotifi olması beklenen takımlar yarıştan uzak kalmış ve uluslararası arenada bir numaralı güç olma ilkesine yaklaşılamamıştı.

Çok daha önemli bir sorun daha vardı… Dönemsel olarak Hollanda, İtalya, İspanya gibi ülkelerden oyun ekolleri çıkarken İngiltere taktiksel açıdan gün geçtikçe zayıflıyordu.

Leicester’ın şampiyonluğu sonrası İngiltere’ye ‘marka teknik direktör’ akımı başladı.

Pep Guardiola, Jose Mourinho, Antonio Conte gibi çalıştırıcıların hali hazırda görev yapan Klopp ve Pochettino’ya katılmasıyla beraber Ada’da müthiş bir taktik rekabeti başladı. Oyun kimliği oturtmaya çalışan, sürdürülebilir yapı kurmak için gayret gösteren takım sayısı arttıkça başarı kriterleri ve tanımları değişti.

Çalıştırdığı iki takımı da tarihin en sistemli, istikrarlı ve başarılı ekipleri haline getiren bir futbol dahisinin, sınırı ufukta zar zor görünen imkanlara sahip olduğunda ortaya dünyanın en kaliteli futbol takımını çıkarabileceğini gördük. Londra’da tarih yazan “Özel Biri” bu sefer Manchester’ı kırmızıya boyamaya and içmiş şekilde geri geldi. İtalyan efsane yeni macerası için planlı ve hevesliydi. Başarı ve zevkli oyun anlayışını tek potada eriten gözlüklü adam, gürültülü oynuyor ve ne yapacağını biliyordu.

Zirveden uzak kalan ekipler de motive olmuş, hedeflerini yüksek tutmaya başlamıştı. Hemen her takım, bu ortamda başarıya ulaşmak için saha içi ve dışında yıllar sürebilecek bir inşa sürecini aşması gerektiğini fark etti. ‘Başarısız’ olarak nitelendirilecek zamanlar bu mesafeyi kat etmek ve daha iyi takımlara/antrenörlere karşı çözüm üretmek için geçti.

Bir noktadan sonra bu tutum zirveyi hedeflemeyen takımlar tarafından da benimsendi. Marcelo Bielsa’nın Leeds United’ı Championship’ten başlayarak ilgiyi üzerine toplamayı başardı. Graham Potter’ın Brighton’ı, küme düşmesine rağmen Daniel Farke’nin Norwich’i izleyicileri ekran başına geçirecek bir ürün sundular.

Pek çok takımın üretimi tercih etmesi, rakiplerini durdurma temelli planlar kuran takımların da kıymetini artırdı. Herkesin kısır kaldığı ortamda bu tutum olumsuz görülebilir ancak herkes üretmeye çalışırken sizi ayrıştırabiliyor. Bu da Chris Wilder, Sean Dyche gibi teknik direktörlerin uzmanlık alanlarına kıymet katıyor.

Ortaya çıkan rekabet, bu sporun profesyonelleri için şartlar ne olursa olsun İngiltere’de çalışma hayali oluşturdu. Ortam, yıllardır ilk 6’ya girmeyi başaramamış Everton’ın başına üç Şampiyonlar Ligi kupası bulunan Carlo Ancelotti’nin, saha içi direksiyonuna iki kez Devler Ligi’ni kaldırmış James Rodriguez’in geçmesini normalleştirdi.

Yükselişi anlamlandırmak ve yeniden Avrupa’nın tartışmasız bir numaralı ligi olarak anılmak için uluslararası alanda başarı elde etmeniz gerekir. İngiltere bu seviyeye kısa sürede ulaştı.

2018’de Liverpool, Ada’nın 6 yıl sonra çıkardığı ilk Şampiyonlar Ligi finalisti oldu. Bir yıl sonra, Avrupa’nın üç büyük kupasında hem şampiyonlar hem de ikinci sırayı elde eden ekipler İngiliz takımlarıydı.

Geçtiğimiz sezon Şampiyonlar Ligi’nde yeniden İngiliz finali izledik. Şampiyonluk için Chelsea ve Manchester City kapıştı ve mutlu sona Thomas Tuchel’in ekibi ulaştı. Avrupa Ligi finalinde Manchester United’ı saf dışı bırakan Villarreal, Süper Kupa zaferi için bir başka İngiliz engeline -Chelsea’ye- takıldı.

Tüm kupaları dahil ettiğimizde Ada ekipleri son 6 sezon içinde yalnızca 2020 yılını Avrupa finali oynamadan tamamladı. Dominasyon, karşılığını milli takımlar düzeyinde de verdi.

İngiltere, çok uzun bir hasretin ardından 2018 Dünya Kupası’nda finalini, bu yaz da Avrupa şampiyonu apoletini bir golle kaçırdı. Ülkede belki de bizim jenerasyonumuzun gördüğü en geniş ve kaliteli oyuncu havuzu oluşmuş durumda. Son derece genç bir havuzdan ilerleyen yıllarda şampiyonluk görmek de olağan bir beklenti.

Bugün itibarıyla Premier Lig, pek çok futbolsever için dünyanın seyir zevki, temposu, kadro, oyun ve taktik kalitesi en yüksek ligi haline gelmiş durumda. Farklı kategorilerden rakip olabilecek Almanya ve Fransa’da rekabet unsuru geri planda kaldı. İtalya henüz İngiltere seviyesine çıkamadı. İspanya da belki de son kalesini, Leo Messi’yi kaybetti.

Premier Lig, tüm bu faktörlerin yanında yalnızca taktiksel açıdan değil, arka plandaki hikayeleriyle de ilgi çeken karşılaşmaları içinde barındırıyor.

Bugün Pep Guardiola, futbola dair her şeyi öğrendiğini beyan ettiği Marcelo Bielsa ile karşı karşıya geliyor. İki devasa futbol aklının, maçtan önce birbirleri hakkında sarf ettiği sözler bu oyunu neden izlediğimizi bir kez daha hatırlatıyor. Deneyimli ve daha yaşlı hocanın, ondan öğrendiklerini uygulayan öğrencileriyle karşılaşması ilgiyi artırıyor.

Pep Guardiola ve Jürgen Klopp ile özdeşleştirdiğimiz oyun tarzının Bielsa’da harmanlanmış halde bulunduğunu bilerek mücadelelerini bu perspektiften izlemek farklı bir zevk veriyor. Yine Pep’in yıllar önce bir Münih barında Tuchel’le başlayan taktik düellosu, Şampiyonlar Ligi finaline kadar uzanan öyküye kapılarını açıyor. Dünyanın en iyi futbol akıllarının öğrencileriyle ve kendilerine has sistemleriyle karşı karşıya gelmesi damakları şenlendiriyor.

Daniel Farke, kısıtlı kadro ve bütçesiyle ilkelerinden vazgeçmeden veda ettiği Premier Lig’e bir yıl sonra daha dominant bir futbolla geri dönüyor. David Moyes, neden Alex Ferguson’ın kendisini halefi olarak gösterdiğini seneler sonra West Ham United’ın başında kanıtlıyor. Bir yıl önce küme düşmekten son anda kurtulan Aston Villa, ligin son dilimine kadar Avrupa mücadelesi verip 120 milyon euro’luk oyuncu satışı yapacak hale geliyor.

Ada futbolunda oyuncu ve teknik direktörler, bulundukları platformu toplumsal meselelere yönelik farkındalık oluşturmak için kullanmaktan geri durmuyorlar. Irkçılığa karşı diz çökerek tepkilerini her maç öncesi göstermeleri futbol dünyasına yayılan bir protesto halini alıyor.

Her anlamda kaliteli bu tablo, kültür ve saygı olarak lige geri dönüyor. Kapışmanın tarafları olan teknik direktörler her fırsatta birbirlerine saygılarını dile getirip oyuna bakış açılarını onore ediyorlar. Kimse, bir başkasından bir şeyler öğrendiğini söylemekten de, mevcut tablodaki üstünlüğünü kabul etmekten de çekinmiyor.

Yeni sezonda şampiyonluğun en büyük adayı değişmese de ‘Büyük Altılı’nın diğer üyelerinin mutlu sona ulaşma olasılığı hiç de az değil. Manchester City’nin Grealish transferi farklı yorumlarla karşılaşsa da taraftarı mutlu etmiş görünüyor. Harry Kane’in yılan hikayesine dönen transfer süreci futbolcu adına istenildiği gibi ilerlerse, City kadrosunda anormal bir ‘fazlalık’ oluşacaktır. Bernardo Silva’nın bile hamle oyuncusu haline geldiği bu kadroyla tarihin en ayrıntıcı teknik direktörünün neler yapacağı merak uyandırıyor.

Lukaku’nun gelişiyle tamamlanacak olan Tuchel oyunu ümit vadediyor. Konate dışında bir sezonu daha transfersiz geçiren Liverpool, benzer sakatlık problemlerini yaşamadığı takdirde dar rotasyonla alışık olduğumuz muhteşem oyunu gözler önüne sermeye devam edecek gibi duruyor. Geçen sezonki şanssızlıklara rağmen takımını ilk 3 içine sokmayı başaran gözlüklü adam, aklımıza kazınan gülümsemesiyle Pep için yine en büyük rakip.

Nuno Espirito Santo’nun Wolves sonrası Guardiola, Klopp, Tuchel gibi rakipleriyle yarışabilecek seviyeye gelebileceğini gösterebilmesi için mücadele vereceği yeni sahne Kuzey Londra. Aynı sahneyi kullanan Arteta’nın ise bu sezon fark yaratması gerekiyor.

Everton’da ise Ancelotti ayrılığının ardından bir başka büyük isim sahneye çıkıyor: Eski Liverpool efsanesi Rafa Benitez.

Leeds United, Bielsa yönetiminde geçen sezon futbolseverlere tat vermişti. Palace’ta Roy Hodgson’ın bıraktığı koltuğu Partick Vieria devraldı ve transfer sezonunda iyi hamlelere imza attı. Aston Villa Grealish’ten gelen kaynağı 3 ayrı isme yatırdı.

Dünyanın en iyi ligi başlıyor.

Premier Lig bu sene de coşkusuyla, hikayeleriyle ve kalitesiyle takipçilerine zevk vermeye devam edecek gibi görünüyor.
 

Sıradaki Haber
İnfografik: Beşiktaş'ın efsane başkanı Süleyman Seba
Yükleniyor lütfen bekleyiniz