Placeholder Broadage Row
Hollanda maçı: Bütünler ve detaylar

A Milli Futbol Takımımızı, 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası'na (EURO 2024) götüren, turnuvaya başlatan, Çekya maçından sonra değişen ve Hollanda maçının hikayesini yazan formül neydi? Türkiye-Hollanda maçına taktiksel pencereden bir bakış atalım.

16 yıl sonra yaşanan çeyrek final heyecanı, önde kapatılan devre, üstün girilen son yarım saat ve maç sonunda kaçan goller derken Milli Takımımız, yeniden Avrupa’nın en iyi dört takımı arasına girmenin eşiğinden döndü.

Esasen yolculuğu elemelerden, Mart ayındaki kamp döneminden ve EURO öncesi hazırlık maçlarından bağımsız okumak yanlış olacak fakat bu içerikte bahsi geçen dönemlere biraz daha temel yaklaşarak Hollanda ve yine Hollanda maçıyla benzerlikler gösteren Avusturya müsabakalarına odaklanacağız. Girizgahı fazla uzatmayalım, başlayalım.

Orta saha şeması

A Milli Futbol Takımımızın uzun yıllardır kanayan yarası, doğru orta saha formülünü bulamamış olması.

Özellikle Stefan Kuntz döneminde Hakan-Orkun çift merkeziyle fazlasıyla geçirgen olduğumuz maçlarda yamayı hep farklı pozisyonlarda arıyor, birbirinden kopuk aralık ve şemalarla pozisyonlar bulmamıza rağmen kolaylıkla da veriyor, bir oyun kimliği oturtamıyorduk.

Hakan Çalhanoğlu
Hakan Çalhanoğlu

Çünkü bu ve buna benzer ikililerle hem sahayı paylaşmakta zorlanıyor hem de orta sahada gerekli yoğunluğu sağlayamıyorduk. Bu ‘yoğunluk’ tabiriyle neyi ifade etmeye çalıştığımı da kısaca açayım.

Bir orta saha hattı, topun olduğu her bölgede kalabalık görüntü veriyor, topun arkasında alan kapatabiliyor, özellikle tehlike bölgesinde kolay adım attırmıyor ve maç boyu defalarca kez 2-3 basit pas ile delinmiyorsa yoğunluk sağlayabiliyor demektir. Bu da uluslararası turnuvalarda olmazsa olmaz bir unsur.

Bizim buna kavuşamıyor oluşumuzun en önemli sebeplerinden bir tanesi, Hakan Çalhanoğlu’nu doğrudan Inter’deki rolüyle kullanım çabamızdı. Oysa Hakan’ın Inter’de 6 numara oynayabilmesini sağlayan pek çok unsur var.

Öncelikle Inter, üçlü savunma oynayan bir takım. Bu, otomatikmen 4’lünün altı numaradan beklediği gereklilikleri ortadan kaldıran bir unsur. Topla açılabilecek ve topu karşılarken öne hamle özgürlüğü bulunan kenar stoperler var. Ayrıca Hakan, yüzünü rakip kale yönüne dönmesi icap eden bir orta saha oyuncusu. Bunun için enine-boyuna genişlik ister.

Inter’de en başta bu genişliği Dumfries gibi bir makine veriyor. Sol bekte de bunu sağlayan oyuncular mevcut. İtalyan ekibi çift forvet oynuyor ve bu da rakip savunmaların/orta sahaların defans hattını yukarı çekmelerini güçleştiriyor. Barella gibi hem pres gücü, hem dribbling meziyeti hem de Hakan top almak için geri geldiğinde öne çıkıp sırtı dönük topla buluşabilecek yeteneği olan bir partneri mevcut. Tüm bu faktörler, Hakan’ın saha görüşü, pas metrajı, oyun aklı ve tamamen çekilen bir rakip bulduğunda devreye soktuğu şut meziyetiyle birleşince ortaya başarılı bir formül çıkıyor.

Oysa biz, milli takımdaki oyuncu profilleri itibarıyla Hakan’ın 6 numaralığına bu konforu sağlayamıyoruz.

Arda Güler
Arda Güler

Vincenzo Montella, göreve gelir gelmez Hırvatistan maçında bahsettiğim yoğunluğu sağlayacak iki merkez (Salih-İsmail) ile Hakan’ı birlikte oynatmıştı. Bu durum, bizim rakibe ciddi bir fiziksel üstünlük kurmamızla beraber çok fazla hareket alanı yakalamamızı sağladı. Kaan-İsmail ikilisiyle aynı başarının yakalandığı Almanya deplasmanı da elimize bir referans oldu ve ciddi özgüven tazeledik.

Mart dönemiyle beraber yeniden Hakan-Orkun, Hakan-Arda gibi merkez hatlarına dönmemiz bize bulmayı umduğumuz pozisyonların karşılığı olarak geçirgen ve yumuşak bir görünüm de getirdi. 6-1’lik Avusturya maçı, 3-0’lık Portekiz maçı, 1-0’lık Macaristan maçı ve galibiyete rağmen rakip aksiyonları durdurmakta zorlandığımız 3-1’lik Gürcistan maçı böyle geçti.

Montella, Çekya maçıyla birlikte yeniden yoğunluk sağlayacak orta saha ikililerine döndü ve Hakan ile Orkun’u daha serbest kullanmaya başladı. Bu unsur, takip eden üç maçlık periyot boyunca özellikle ilk yarılarda istediğimiz stratejileri işletebilmemize olanak sağladı. Çekya maçında bahsi geçen ‘yoğun ve sert’ orta saha oyuncularımız rakibi bir kişi eksik bıraktı. Avusturya ve Hollanda maçlarında da rakiplerin ana planlarını kırdı. Lakin bu tercih işin bütünüydü, bir de detaylar vardı. Şimdi de oraya geleceğiz.

Hollanda maçı stratejisi: Avusturya maçının mirası

Ralf Rangnick’in Avusturyası, grup aşamasında üstünlük kurduğu rakiplerine en büyük farkı ikinci ve üçüncü bölge presinde oluşturdu. Bunu yaparken rakiplerinin pivot görevi gören orta saha oyuncularıyla bire bir eşleşip, bu baskıyı stoperlerine de çıkartıp, beklerinin de topları içe çekebilecekleri alanı kısıtlayarak çizgi boyunca ilerlemelerini hedeflediler. Belli bölümlerde başarılı, belli bölümlerde başarısız ama genel hatlarıyla çok tehditkar bir takım oldular.

Kaan Ayhan
Kaan Ayhan

Montella, önceliğini bu presi kırmaya vermiş olacak ki Avusturya maçının ilk yarısında Kaan’ı arkaya çekip üçlü savunmaya döndü. Rakibin tek forvetle oynadığı ve Baumgartner’ı yanına taşısa bile ön alan baskısında sayısal anlamda eksik olduğu bu formül, Avusturya maçının 20-45. dakikaları arasında bize arzu ettiğimiz konforu sağladı. Hatta yakın tarihin en sakin milli maç dilimlerinden birini yaşadık.

Milliler, aynı stratejiyi Hollanda karşısında da uyguladı ve Avusturya maçından çok daha az tehdit yaşadığımız ve yine bir duran top/ikinci top sonrası üstün kapattığımız, ümit verici bir 45 dakika oynadık.

Her iki maçın da hem orta saha profilleri hem de stratejileri açısından ilk yarıları bana göre fazlasıyla başarılıydı. Gösterdiğimiz tek majör zaaf, duran topları savunma güçlüğümüz oldu. Bununla beraber, iki maçta da soyunma odasının dönüşünde irdelemekte veya çözümlemekte güçlük yaşadığımız bir problemle karşılaştık.

Nokta santrfor ve üçlü savunma

Avusturya da Hollanda da bize karşı ileri uçta ‘ikinci forvet’ tiplemesine uyacak, tek santrfor olarak hareketlilik getirmesi dışında büyük oranda stoperlerden uzaklaşarak oynamayı tercih edecek forvetler kullandı: Arnautovic ve Depay.

Bu oyuncular bizim stoperlerimizi ceza sahamızın dışına taşımaya çalışsa dahi arkalarını süpürecek iki fazla stopere ve orta sahada Salih/İsmail ikilisinden en az birine sahip olduğumuz düşünülünce, tehdit boyutları sınırlı kalacaktı ki kaldı da. Ancak hem Rangnick hem de Koeman, bize karşı geride girdikleri devrelerden iki nokta santrfor ile döndüler: Gregoritsch ve Weghorst.

Bu oyuncular oyun alanına gelene dek bizim yapmamız gereken şey, bariz bir savunma zaafı göstermeden ve kolay çalım yemeden rakibi karşılamaktı. Bu oyuncular girdikten sonra işin rengi değişti. Zira tercih ettiğimiz formasyon gereği biz, her iki maçta da orta sahada iki oyuncu kullandık (Orkun-İsmail / Hakan-Salih). Burada rakiplerimizin 3’e 2’lik bir sayısal üstünlüğü ve bek desteği mevcuttu, bu da ikinci 45’lerde rakibin baskısını orta sahada eritemeyeceğimiz anlamına geliyordu. Topun ceza sahası ve çevresine yaklaşacağı senaryoda da artık gezgin forvetler yerine nokta santrforlar ile baş edeceğimiz için rakibin aksiyonlarını savuşturmakta güçlük yaşadık.

Örnek olarak, Hollanda maçının ilk yarısında top sol çizgide Gakpo’ya geldiğinde yapabileceği şey Depay’a verip tekrar almak, basıp Ake’ye dönmek, 1’e 2’de çalım denemek ya da orta saha oyuncularına çıkarmaktı. Weghorst girdikten sonra artık ceza sahasına top atma opsiyonu oluşmuş, hatta kendisinin de topu arkadaşlarına bırakıp ceza sahasını çoğaltma imkanı doğmuştu.

Basit haliyle, ceza sahasında Depay’a kesilen topun caydırıcılığı yokken Weghorst’a kesilen topun caydırıcılığı büyüktü. Top yere indiğinde Depay ve Arnautovic kendini geri atıyorken Gregoritsch ve Weghorst doğrudan kale yönüne gidiyordu. Biz de rakibi orta sahada boğamayıp ceza sahamız ve çevresine çekildikçe pozisyon verme ihtimalimizi artırdık. Burada bana göre başvurmamız gereken ancak iki maçta da es geçtiğimiz konu, yeniden orta sahayı üçlemekti.

Zira kule forvetli mevcut tabloda, rakibin gole ihtiyacı olduğunun bilincinde oynadığı bir ortamda oyunun ceza sahamız ve çevresinde geçeceği aşikarken şansımızı yalnızca gelen her topu karşılamakla sınırladık. Oysa Kaan Ayhan’ı bir adım öne geçip orta sahayı tekrar üçlememiz, rakibin burada edindiği sayısal üstünlüğe cevap vermemizi sağlayacağı için bu baskıyı boğucu hale getirmelerini sınırlayabilir, ikinci topları alma ihtimalimizi artırabilir, faul kazanarak dinlenmemizi sağlayabilirdi.

Hollanda-Türkiye
Hollanda-Türkiye

Nihayetinde Avusturya maçı kazanıldığı için hocanın Hollanda maçında da kazanan formülden vazgeçmemiş olması doğal fakat her iki maçın da ilk 45’i ile son 45’i, hatta ilk 60’ı ile son 30’u arasında ciddi farklar mevcuttu. Küçük bir yerleşim değişikliği bunu bir nebze sınırlayabilirdi.

Bir diğer unsur, pek çok kişinin üzerinde durduğu oyuncu değişiklikleri konusu.

Vincenzo Montella, ilk 11’lerinde Barış Alper’den haklı olarak vazgeçmek istemiyor, onun ters tarafında bir kanat oyuncusu daha tutmayı düşünüyor ve tabii ki Arda’yı da oynatmak istiyor. Ancak Arda’nın orta saha yükü taşımaması açısından hücum üçlüsü içinde değerlendirilmesi gerektiğine inanıyor. Ben, özellikle Arda konusunda hocayla hemfikirim. Arda, olumlu özelliklerini sahaya yansıtması ve maç içinde süreklilik sağlayabilmesi adına orta saha yükü vererek yormamamız gereken bir oyuncu.

Ancak burada, turnuva içerisinde kendimize ekstra opsiyonlar açmamızın elzem olduğu kanısındayım. Bunların başında forvet konusu geliyor. Elbette ki herkes gibi futbolun net bir santrforla çok daha sağlıklı oynanacağına inanıyorum fakat maçlara bahsettiğim şablonda başlamaya çok da itiraz etmiyorum. Her ne kadar savunmasını iyi yapamasak da duran topları etkili kullandığımız ve tempoyu kontrol edebildiğimiz ilk 45/60 dakikalık dilimleri son üç maçta nasıl oynadıysak öyle oynuyor oluşumuz bana göre eksi değer değil, çünkü o duran toplarla skor alabiliyoruz.

Ayrıca hem duran top tehdidi hem de ikinci toplarda oluşturduğu tahmin edilemezlik ile Arda Güler’in varlığı bize kolayca skor imkanı tanıyor. Lakin belli bir dakikadan sonra, üstünlük elimizdeyken, rakip de aldığı risklerin boyutunu artırırken bu şablonu değiştirmemiz gerektiğine ve bu hususta eksik kaldığımıza inanıyorum.

Zira iyi bir savunma oyunu da yalnızca savunmadan geçmiyor, mutlak suretle rakibi geri koşturmamız ve baskı sürekliliğini kırmamız gerekiyor. Ayrıca “fark ikiye çıkabilir, buradan kesinlikle dönemeyiz” hissi çoğu takımın cesaretini de sınırlıyor. Örneğin, dün 0-1 ile 2-1 arası dilimde akan oyunda De Vrij birkaç kez ceza sahamıza girdi. Arkada bıraktığı boşluk adına hissettireceğimiz bir tehdit bu cesareti yok edebilirdi.

Cenk Tosun’un son 15-20 dakikalar için harika bir forvet olduğunu düşünüyorum. Yaşı, sakatlık dönemi ve sezonu kamp eksiğiyle geçirmesi nedeniyle ilk 11 çıktığı ve sonradan girdiği maçlarda performansı arasında ciddi fark oluşuyor ama son 15-20’yi etkili oynuyor. Bu anlarda top tutmasa bile stoperlerle eşleşebilmesi ve Barış Alper’in yanında ikinci bir oyuncu olarak sahada bulunması, uzaklaştırdığımız her topun 3-4 saniye içinde yeniden ceza sahamıza gelişini engelleyebilirdi ki bence bu 15-20 dakikalık dilimleri de iyi oynadı. Bu dilimin evveline gidersek, bana göre Kerem ve Semih’i turnuvaya biraz daha ısındırmamız bize fayda sağlayabilirdi. Çünkü bu iki oyuncu atsa da kaçırsa da kolay pozisyona giren, fazlasıyla hareketli, kısa dönüşleri çok seri yapan ve topla da gidebilen, özetle bahsettiğim “rakibi geri koşturma” hadisesini sağlayabilecek oyuncular.

Kenan Yıldız, henüz rolünü bulabilmiş bir isim değil. Juventus’ta 3-5-2’nin yardımcı forveti olarak oynuyor. Bu da onun ne tam olarak bir kanat oyuncusuna ne de net bir santrfora evrilişini sağlıyor. Çok geniş alan bulunan maçlarda dribbling+şut tehdidi sunuyor fakat bu alanı oluşturması gereken parçalardan biri olduğunda oyunu kısıtlanıyor. Yıllar içerisinde, pozisyon ve oyun olgunluğu oturdukça bu eksikleri aşması gerekiyor ki aştığı takdirde de potansiyeli ortada. Mevcut görünümüyle Kenan, rakip beklere karşı top tutma beklentisini asgari düzeyde karşılıyor ancak kendisini çok fazla çizgiye attığı için ya basıp tekrar geri dönmesi ya da bire birde rakibini geçmesi icap ediyor. Topla ilişkisini orta saha oyuncularıyla bağlamakta zorlanıyor.

Bu top tutma ve fiziksellik hadisesinden ötürü olduğunu düşündüğüm maçlara başlatma tercihinin oyun içinde daha erken dakikalarda bozulması gerektiğine inanıyordum. Çünkü altını çizdiğim ilk 45-ikinci 45 veya ilk 60-son 30 arasındaki oyun farkı, bize artık aldığı topu veya attığı koşuyu rakip kale yönüne çevirecek oyuncular kullanma zorunluluğu veriyordu.

Montella’nın orta saha formunu daha yoğun iki oyuncuya çevirmesi sonrası açık alanda problemli iki stoperimiz Merih ve Samet, derinde oldukça iyi performanslar sergiledi. Bu iki oyuncu ortalama kalitede uzun top atabiliyor olmalarına karşın topla açılamıyorlardı, bunu da bir nebze Abdülkerim ve büyük oranda Ferdi’nin varlığı ile aşmayı başardık.

Özellikle Ferdi Kadıoğlu ve Barış Alper Yılmaz özelinde müthiş değer katlanan bir turnuva çıkardık. Taktiksel açıdan bana göre Çekya maçına kadar zayıf, Çekya maçından sonra maç planları başarılı ama hamle zamanlamaları ve şekilleri tartışılır bir turnuva çıkardık. Ulaştığımız aşamanın oldukça iyi bir aşama olduğunu düşünüyor ama bulunduğumuz ağaçta en az bir tur daha gidebileceğimize inanmanın da üzüntüsünü yaşıyorum.

Kendi nazarımda biraz eleme sürecine, biraz turnuva başına, büyük oranda Avusturya ve Hollanda maçlarına değinerek milli takımda ne seyrettiysem bunu aktarmaya çalıştım. Satırlara bu noktaya kadar eşlik eden herkese teşekkür ediyorum. Umarım, 2026 Dünya Kupası ve sonrası turnuvalarda madalya sevinçlerimizi paylaşacağımız içeriklerde buluşabiliriz.

Herkese mutlu günler dilerim.